divan40Sultan Abdülhamid Han hakkında Le Dernier Sultan (Son Sultan) adıyla roman üslubunda bir eser kaleme alan Michel de Grees, bir söyleşisinde şöyle demekteydi:

“Abdülhamid Han’ın gerçek hayatı, hayali yendi. Hiçbir roman yazarı bir tek kişinin etrafında dönen bunca cinayet, inkılab devlet darbesi ve dramı uyduramaz. Abdülhamid’in hayatı gerçekten de romaneks unsurlarla dolu…”

Gerçekten de hakkında en çok çalışma ve araştırma yapılan, eser verilen, araştırdıkça derinleşen ve yeni bilgilerle dönemi her yıl biraz daha aydınlanan II. Abdülhamid Han’ın vefatının tam yüzüncü yıl dönümündeyiz.

O, üç kıtaya hâkim İmparatorluğumuzun son hükümdarı idi. Ülkenin çok zor dönemlerden geçtiği bir süreçte tahta oturmuştu. Bu süre içinde büyük bir gayret ve feragatle ülkeyi ayakta tutma çabası verdi. Otuz üç yıl saltanat sürdü.

Batılıların hasta adam dediği Osmanlının tahtına oturan hakan Sultan Abdülhamid, siyaseti, kişiliği şahsiyeti ve otoritesi ile devletini büyük bir dünya gücü hâline eriştirmeyi bilmişti.

Ne yazık ki bu büyük Türk hakanı ülkemizde, günümüzde de olduğu gibi hep “Kızıl Sultan mı, yoksa Ulu Hakan mı?” tartışmalarının gölgesinden de çıkamadı.

Abdülhamid Han önce Osmanlı Devleti’ni yıkmak isteyen dış mihrakların saldırısına uğradı. Bunlar bu büyük Türk hakanına Kızıl Sultan, müstebit, zalim, kan emici vb. ağır hakaretlerle saldırdılar. Bunlara aldanan Jön-Türkler de yeraltı örgütleri kurarak gizlice çıkardıkları dergiler ve gazetelerle düşmanların söylemlerini tekrarladılar.

İkinci Meşrutiyetin ilanı ile birlikte Osmanlı ülkesinde Abdülhamid Han’a saldırmak sanki bir meziyet hâlini almıştı. Güya sansür kaldırılmıştı. Sansürün kaldırılmasının anlamı, Türk’ün hakanına ve Müslümanların halifesine küfretme izni verilmesi gibi algılanmıştı. Veya birileri öyle kurguluyordu. İkinci Meşrutiyetle birlikte bu yüce hakanı tahtından alaşağı etmenin planları yapılıyor gibiydi. Evet, istediğiniz Meşrutiyet ilan edilmişti. İdare sizin ellerinizdeydi. Öyleyse hâlâ bu kin ve adavet ne oluyordu!.. 

Öyle bir iftira furyası ki… 

Öylesine bir karalama ve iftira furyası oluştu ki bunlar ileriki yıllarda da mutlak doğruymuş gibi kabul edilecekti. İttihatçılar Padişahı kötülemede ve karalamada yabancıları fersah fersah geçmişlerdi.

Abdullah Cevdet, “Padişah hakkında yüz yalan uydurdum sonradan birine ben de inandım” diyerek bu acımasız saldırganlığa işaret edecektir. Cumhuriyet döneminde de ne yazık ki bu karalama kampanyası devam etti. Abdülhamid Han, kızıl sultan tanımlanmasından bir türlü kurtulamadı. Ardından Necip Fazıl Kısakürek Bey’in “Ulu Hakan Abdülhamid Han” kitabı çıktı. 1980 sonrası üniversitelerimizde padişahla ilgili yeni söylem şu olmuştu: Padişahın kızıl sultan mı ulu hakan mı tartışmalarında orta yol tutmak… Bunun ne manaya geldiğini anlamak gerçekten güçtü. Bir şahsiyet kan dökücü ve zalim ise zalimdir. Dâhi bir lider ise dâhidir. Âdil ise âdildir. Orta yol tutturmanın ne manaya geldiğini bir türlü anlayamadım.

Bu söylemi ve anlatımı şöyle görüyordum: Kendisini övmekten övebilmekten öcü gibi korkan bir akademisyenler grubu vardı. Padişahı hakkıyla anlatamıyorlardı. Acaba gerici mi derler acaba yobaz mı derler. Ne derler korkusundan sıyrılamadan tarihçi veya ilim adamı olunabilir mi?

Neticede Osmanlı Devleti’nin 34. Padişahı olarak saltanata geçen bu hakan, meşrutiyet dönemleri hariç tutulursa 1908 yılına kadar, tek karar mercii olarak ülkenin iç ve dış siyasetini yönlendirdi. Bu açıdan bakıldığında 33 yıllık hükümdarlık döneminin yaklaşık 30 yılında ülkeyi kendi fikirleri ve inisiyatifi doğrultusunda yönetmişti. Dolayısı ile hataları ve sevapları ile bu dönemin icraatlarından o sorumludur. Objektif olarak değerlendirmeli, okuyucu da notunu vermelidir.

Bazen mukayeseler size en doğru ipuçlarını verir. Abdülhamid Han devrini anlayabilmek için tahta çıktığı sırada hem Osmanlının hem de dünyanın güçlü devletlerinin durumunu çok iyi bilmek lazımdır. O dönemde Osmanlının idari, siyasi, mali durumunu iyi analiz etmek gerekmektedir. İkincisi onun dönemini değerlendirmek ve ardından da ondan sonra neler olduğunu öğrenmek gerek.

Mesela Türk insanı padişahtan sonraki on senede ülkenin düştüğü durumu neredeyse hiç sorgulama yapamadı. Zira İttihatçıların on yıllık iktidarları sonrasında ülkenin ana merkezi Anadolu da işgal altına düşmüş bulunuyordu. Biz bir dört yıl daha kurtuluş mücadelesi altına düştüğümüz için bu devri düşünmeye dahi fırsat bulamadık. Zira can pazarı yaşanıyordu. Ardından Osmanlı Devleti yerine Cumhuriyet idaresine geçilince bunu yapma imkânı tamamen ortadan kalktı. 

“Hasret olduk eski istibdada biz!” 

Siyasetçilerin birbirleri hakkındaki ithamları bir yana bırakılırsa ilim adamlarının daha objektif bir biçimde değerlendirme yapmaları gerekirdi, bu da olmadı. Hâlbuki Abdülhamid Han’ın İttihatçılara bıraktığı ülke, üç kıtada etkisini devam ettiriyordu. 6 milyon kilometrekareden ziyade bir toprağı vardı. Dünyada büyük bir prestiji bulunuyordu. Saltanattan çekilirken;

“Şayet bu ülkeyi on yıl idare edebilirlerse yüz yıl idare etmiş gibi sevinsinler” demişti. Üzüntüyle belirtmek gerekirse Padişah, bu teşhisinde tam isabet kaydetmişti. Keşke yanılsaydı. Fakat gerçekçilik, devlet adamlığı dünyayı ve gidişatı görmek, tanımak, bilmek ve ona göre politikalar üretmek budur. Burnunun ucunu göremeyen yabancıların piyonu hâline gelmiş insanların da ülkeyi getirecekleri nokta buydu… Neticede İttihatçılar, on sene dahi dolmadan dokuz senenin sonunda bir milyon kilometrekareye düşmüş perişan bir ülke bırakmışlardı.

Cenazesinde bütün bir millet gözyaşı dökmüştü. Sanki gidenin o değil devlet olduğunu görüyorlardı. Onu tahtından alaşağı edenler de büyük ıstıraplarını dile getireceklerdir.

Padişahın azılı düşmanlarından Filozof Rıza Tevfik büyük pişmanlığını şu ifadelerle dile getirecektir. 

Nerdesin, şevketli Sultan Hamid Han,

Feryadım varır m bargâhına?

Ölüm uykusundan bir lahza uyan,

Şu nankör milletin bak günahına!

 

Tarihler adını andığı zaman,

Sana hak verecek, hey koca Sultan;

Bizdik utanmadan iftira atan

Asrın en siyasi padişahına.

.....

Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin

Âhiretten bile himmet eylersin,

Çok çekti şu millet murada ersin

Şefâat kıl şâhım mededhâhına.

 

Süleyman Nazif ise şu ifadeleriyle onun kıymetini ve yapılan hataları tarihe mal etmiştir: 

Padişahım gelmemişken yâda biz,

İşte geldik senden istimdada biz,

Öldürürler başlasak feryada biz,

Hasret olduk eski istibdada biz.

 

Dem-bedem coşmakta fakr u ihtiyaç,

Her ocak sönmüş ve susmuş, millet aç.

Memleket matemde, öksüz taht u taç

Hasret olduk eski istibdada biz.

 

Ahmed Rasim Bey ise Padişahın idaresi ile ondan devralanların arasındaki uçurumu şu çarpıcı beyitiyle ifade etmiştir: 

Sen değil naşın hükümdar olsa elyakdır bize

Dönsün etsin taht-ı Osmaniye tabutun cülus 

 

TEFEKKÜR 

Halkı rencide eden âlemde

Kendi rencide olur son demde

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

11.02.2018 Türkiye Gazetesi

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ahmet-simsirgil/600647.aspx

Makaleyi paylaş

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

otag1otag2mecellesurgundekihanedanokumalik1